Avrupa’ya Uyumun Kısa Tarihçesi
17. yüzyılın sonuna gelindiğinde,
Osmanlı İmparatorluğu ekonomik, toplumsal ve teknolojik gelişmelerde batılı
muasırlarının hızına yetişemez oldu. Bu durum yüzyıllarca bu şekilde devam etti
ve Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa
vilayetinin kralı François ya meşhur mektubu yazmasından yaklaşık iki
yüzyıl sonra ezanlar Eminönü’nde barok mimarisiyle yapılan Nuruosmanii Camisi’nin
minarelerinden yükseliyordu. Ordu, batı tarzında yeniden düzenleniyor, batı
tarzında eğitim verecek olan Hendeshane’nin ise inşaatı yükseliyordu.
Sultan Süleyman’ın François’ya
mektubunun girizgâhı:
“Ben
ki,
Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç
veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin
ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın
ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve
Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice
memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim
dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı
Sultan Bayezıd Hân'ın torunu, Sultan Selim Hân'ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.
Sen
ki,
Françe vilayetinin kralı Françesko (François,
Fransuva)’sun.”
Batı medeniyetinin hızına
yetişilememiş ve pek çok alanda onun gerisinde kalınmıştı. Bu gerçekliğin
farkına varılması ve kabullenilmesinin ardından Osmanlı muasırlaşmayı batılılaşmada
aradı ve pek çok alanda batıyı örnek aldı. Yukarıda da örneğini verdiğim gibi
mimaride barok tarzda eserler verildi; edebiyatta roman, deneme, mensur şiir
gibi türler kullanılmaya başlandı, meddah ve orta oyununun yerini batılı
anlamda tiyatrolar aldı, ordular batılı tarzda düzenlendi, giyim tarzı batılı
çizgiye yaklaştı ve bunun gibi pek çok alanda reformlar yapıldı.
B.Shaw’ın bu dönemle ilgili
bir sözü:
“Tanzimat, eski kurumların korunması ve onarılmasına yönelik geleneksel
Osmanlı reform kavramı yerine, bu kurumların -bazıları Batı’dan ithal edilmek
üzere yenileriyle değiştirilmesini öngören modern reform kavramını getirdi.”
Hukuk da bu batılılaşma
hareketlerinden nasibini aldı. 1278 (Miladi 1861) yılında Muhakeme-i Ticaret
Nizamnamesi, Fransa Ticaret Kanunu’ndan faydalanarak hazırlandı. 1280 (Miladi
1863) tarihli Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi ise, yine en fazla Fransız Ticaret
Kanunu olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin kanunlarından esinlenerek
yazıldı.
Bunların yanında söz konusu dönemde
Medeni Hukuk alanında da batıdan etkilenme söz konusudur. Fransız büyükelçi De
Bourre’un baskıları sonucunda Sadrazam Ali Paşa Fransız Medeni Kanununun (Code
Napoléon) iktibasını savunmuş ve hatta büyükelçilikte bir heyet kurdurtarak
Fransız Medeni Kanunu’nu tercüme ettirmiş ve bununla da iktifa etmeyerek
Osmanlı hukukuna uyarlatmıştır. Fakat bu yoldaki ilerlemelere rağmen Cevdet
Paşa, Fuad Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa’nın ısrarları sonucu batıdan iktibas
yerine İslam Hukuku çerçevesinde bir medeni kanunun hazırlanması yoluna
gidilmiş ve Mecelle-i Ahkam-ı Adliye hazırlanmıştır. Bu kanun dahi, muhteva
itibariyle olmasa bile, batıdan etkilenmiş ve dolayısıyla batılı kanun
tekniğiyle kaleme alınmıştır. Bu kanun dönemine göre oldukça başarılıdır.
Bir Fransız gazetesinden
olduğu iddia edilen bir alıntı:
“Dünya hukuk tarihinde iki büyük codec hazırlanmıştır. Ne garipdir ki bu
iki codecden ilki Constantinopilise ikincisi de İstanbul'a nasip olmuştur.” [1]
Bununla beraber 1296 (Miladi
1879) tarihinde, hükümleri Fransız Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinden
hemen hemen aynen alınan Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu kabul edilmiştir.
1297 (Miladi 1880) yılında ise Fransız Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunundan
etkilenerek Usul-i Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu kabul edilmiştir. 20. yüzyılın
başında hazırlanan Hukuk-ı Aile Kararnamesi de Mecelle gibi, teknik açıdan
batılı kanun yazıcılığının etkisinde ve fakat muhteva itibariyle milli
mahiyette yazılmıştır.
Cumhuriyet Dönemi’nde Çağdaşlaşma ve
Avrupa’yla Uyum Çalışmaları
Hukuk alanında batılılaşma
hareketleri 1923’te cumhuriyetin ilanı ile hız kazanmış ve inkılâp niteliğine
kavuşmuştur. 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu, yine 1926’da İtalya Ceza
Kanunu, 8 Mayıs 1928’de İsviçre Borçlar Kanunu ve 10 Mayıs 1928’de Almanya
Ticaret Kanunu iktibas edilmiştir.
İktibas edilen Kanunu
Medeni’nin 1. maddesi:
“Kanun, lâfzîyle veya ruhiyle temas ettiği bütün meselelerde mer’idir.
Hakkında kanuni bir hüküm bulunmıyan meselede hâkim örf ve âdete göre, örfü
adet dahi yok ise kendisi vazıı kanun olsaydı bu meseleye dair nasıl bir kaide
vazedecek idiyse ona göre hükmeder. Hâkim hükümlerinde, ilmi içtihatlardan ve
kazai kararlardan istifade eder.”
Yukarıda bahsettiğim batılılaşma
gayreti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tekrar ivmelenmiş ve Türkiye
Cumhuriyeti bu bağlamda Avrupa Konseyi, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği
Teşkilatı gibi Avrupa topluluklarına katılmıştır. Bu çerçevede, 1951 yılında
temelleri atılan Avrupa bütünleşmesine de kayıtsız kalmayan Türkiye, 1963
yılında Ankara Anlaşması'nın imzalanmasıyla, Avrupa Birliği'nin (AB) öncülü
olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) ortak üye olmuştur.
Ankara Antlaşmasının 2.
maddesinin 1. fıkrası:
“Anlaşma'nın amacı, Türkiye
ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma
seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile göz
önünde bulundurarak, Taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri
aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir.”
Türkiye 1987 yılında topluluğa
tam üyelik talebinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti, 1996’da Avrupa ile gümrük
birliği tesis ederek, Avrupa ile bütünleşme kapsamında önemli yol almıştır.
AB Uyum Paketleri, 1. Paketin Tahlili
10–11 Aralık 1999 tarihlerinde
Helsinki AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye tam üye adayı
olmasının teyit edilmesiyle ülkemizde Kopenhag Siyasi Kriterlerinin yerine
getirilmesi hususunda yoğun çalışmalar başlatılmıştır. Bu kapsamda TBMM, ilki 6
Şubat 2002 tarihinde kabul edilen toplam 11 adet AB Uyum Yasa Paketi kabul
etmiştir. Uyum paketleri, 3 Ekim 2001 tarihindeki anayasa değişikliği üzerine
inşa edilmiş, onun gösterdiği ve kapılarını açtığı alanda düzenlemelerde
bulunmuş ve bu değişiklikle anayasaya giren ilkeleri uygulamaya koymuştur.
Dolayısıyla AB Uyum Paketleri’nin ne amaçladığını anlayabilmek için, 3 Ekim
2001’de değiştirilen 33 anayasa maddesini de göz önünde tutmak lazımdır.
Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne
dair:
“AB’ye girmeye aday ülkeler;
— istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin
var olması,
— hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
— insan haklarına saygı,
— azınlıkların korunması
gibi dört ana kriter açısından
değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokratik
sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının
olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk
ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış
olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz
kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş
olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek
başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması
gerekmektedir.”
Bu bağlamda kabul edilen ilk yasa
paketi 4744 No.lu ve 6 Şubat 2002 tarihli kanundur. Bu Kanun ile
- Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 107. ve 128. maddeleri
- Türk Ceza
Kanunu’nun 159. ve 312. maddeleri
- Terörle
Mücadele Kanunu’nun 7. ve 8. maddeleri
- Devlet
Güvenlik Mahkemelerin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu’nun
16. maddesi değiştirilmiştir.
Bu paket, 3 Ekim 2001 tarihinde
4709 No.lu kanunla yapılan anayasa değişikliğiyle getirilen düzenlemelerin
anlamlı kılınabilmesi ve uygulanabilme alanı oluşturulması amacıyla
hazırlanmıştır.
Paketin 1. maddesinde yer alan,
TCK’nın 159. maddesine dair düzenlemeler cezaları hafifletmek suretiyle düşünce
ve ifade özgürlüğünü genişletmiştir.
Paketin 1. Maddesi:
“1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun
159 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan "bir seneden altı seneye
kadar ağır hapis" ibaresi "bir seneden üç seneye kadar hapis"
olarak, üçüncü fıkrasında yer alan "15 günden 6 aya kadar hapis ve 100
liradan 500 liraya kadar ağır para" ibaresi "15 günden 6 aya kadar
hapis" olarak değiştirilmiştir.”
Paketin 2. maddesinde yer alan
TCK’nın 312. maddesine dair değişiklikler de düşünce ve ifade özgürlüğünün
sınırlarını genişletmiştir. 312. maddede bahsi geçen eylemlerin suç teşkil
etmesi için “kamu düzeni için tehlike olabilecek şekilde” ifadesinin eklenmesi
ve bu maddedeki suçların işlenmesi halinde, suçlunun para cezasına da
çarptırılacağını hükmeden bölümün çıkarılması bu kapsamda değerlendirilebilir.
Paketin 2. maddesine göre,
değişen TCK 312. maddesinin ikinci fıkrası:
“Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge
farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli
olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye
bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”
Paketin 3. maddesinde, Terörle
Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrasına “terör yöntemlerine başvurmayı
özendirecek şekilde…” ibaresinin dahil edilmiş ve suç teşkil eden eylemler
kümesini daraltmıştır.
Paketin 3. maddesine göre,
değişen Terörle Mücadele Kanununun 7. maddesinin 2. fıkrası:
“Yukarıdaki fıkra uyarınca meydana getirilen örgüt
mensuplarına yardım edenlere veya terör yöntemlerine başvurmaya özendirecek
şekilde örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa
bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş yüz milyon liradan bir
milyar liraya kadar ağır para cezası verilir.”
Paletin 4. maddesiyle, Terörle
Mücadele Kanununun 8. maddesi değiştirilmiş ve propaganda işleyen yayın
kuruluşlarının yayından men aralığı 1-15 günden 1-7 güne düşürülmüştür. Son
fıkrada yer alan cezaların içte birden yarıya kadar arttırılabileceği hükmü
ise, yalnız üçte biri olarak değiştirilmiştir.
Paketin 4. maddesine göre,
değişen Terörle Mücadele Kanunun son iki fıkrası:
“Birinci fıkrada belirtilen
propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı mevkuteler dışındaki basılı eser ve
sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde, sorumluları ve kitle
iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis ve bir
milyar liradan üç milyar liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. Ayrıca
mahkeme, ilgili radyo ve televizyon kuruluşunun bir günden yedi güne kadar
yayından men'ine karar verir.
Birinci fıkrada belirtilen
propaganda suçunun ikinci ve üçüncü fıkralarda yazılı kitle iletişim araçları
ile işlenmesi halinde verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.”
Paketin 5. maddesindeki
değişiklikler, Anayasanın 120. maddesinde değinilen koşulların oluşması ve
olağanüstü hal ilan edilmesi durumunda, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve
Yargılama Usulleri Kanunu’nun yakalanan veya tutuklanan kişilerin 4 günden
fazla tutulamayacağını, bu sürenin cumhuriyet savcısının talebi ve hâkimin
onayıyla 7 güne kadar çıkarılabileceğini hükmeder. 4–7 olan bu gün sayısı, kanun
değişikliği öncesinde 7–10 idi.
Uyum paketinin 5. maddesinden:
“Anayasanın
120. maddesi gereğince olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan veya
tutuklanan kişiler hakkında ikinci fıkrada dört gün olarak belirlenen süre,
Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir.
Hâkim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler.”
Paketin 6. maddesinde CMUK’un
107. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında yapılan değişiklikle, 4709 No.lu
kanuna paralel olarak; tutuklamadan, yakalamadan, tutuklamanın ve yakalama
süresinin uzatılmasına ilişkin her karardan, şüphelinin bir yakınına veya
belirlediği kişiye hâkim kararıyla gecikmeksizin haber verilmesi ilkesi yasal
güvenceye bağlanmıştır.
Paketin 6. maddesine göre, değişen CMUK’un 107. maddesi:“Madde 107. - Tutuklamadan ve tutuklamanın uzatılmasına ilişin her karardan tutuklunun bir yakınına veya belirlediği bir kişiye, hâkimin kararıyla gecikmeksizin haber verilir.Ayrıca, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydıyla, tutuklunun tutuklamayı bir yakınına veya belirlediği bir kişiye bizzat bildirmesine de izin verilir.” |
Anayasa’nın 3 Ekim
2001 tarihli ve 4709 No.lu kanunla değiştirilen 19. maddesinin 7. fıkrası:
“(Değişik:
3/10/2001-4709/4 md.) Kişinin
yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir.”
Paketin
7. maddesinde ise CMUK’un 108. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi çıkarılmış
ve 3. fıkra revize edilmiştir.
Paketin
7. maddesine göre, değişen CMUK’un 108. maddesinin 3. fıkrası:
“Yakalamadan ve yakalama
süresinin uzatılmasına ilişkin emirden yakalananın bir yakınına veya
belirlediği bir kişiye, Cumhuriyet savcısının kararıyla gecikmeksizin haber
verilir.”
Paketlerin Getirdikleri
6
Şubat 2002 tarihli ve 4744 No.lu Kanun, bir diğer ifadeyle Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Birinci Uyum Paketi) ile Kopenhag Siyasi
Kriterleri’ne ulaşılması amacıyla kabul edilen Uyum Paketleri silsilesinin önü
açıldı. Bu paketlerin bütünü sayesinde insan hakları hakkında ulusal
mevzuatımız büyük ölçüde Avrupa normlarına yaklaşmıştır. Fakat ülkemizin insan
hakları, temel özgürlükler ve demokrasi alanlarında Avrupa’ya ulaşabilmesi için
İlerleme Raporları ve AİHM içtihatlarını göz önünde bulundurarak çalışmalara
devam etmesi gerekmektedir.
Paketlerin
kabulü sürecinde bazı sıkıntılar dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, Türk
Hükümetinin AB sürecinde aceleci olması ve bu acelenin uyum paketlerinin
kabulüne de yansımasıdır. Bu hızlı süreç, uyum sorunları doğurmuş ve bu
sorunlar İlerleme Raporları’nda eleştirilmiştir. Bunun üzerine Türk Hükümeti
2003 Ulusal Programı’nda bu sorunların giderileceği sözünü vermiştir.
Karşılaşılan
bir diğer sıkıntı ise siyasi alanda Avrupa ile uyum sağlamak için çaba
harcanırken yaşanan varoluşsal problemlerdir. Yüzyıla yakın süredir ulus-devlet
kimliğiyle hareket eden Türkiye Cumhuriyeti, bilhassa fikir özgürlüğü
alanındaki Avrupa normlarını kabul etmek ve benimsemekte sıkıntılar yaşamıştır;
zira şiddet içermeyen fikirlerin cezalandırılmaması temeline dayanan fikir
özgürlüğü anlayışı, Türkiye’nin siyasal kültürü ve ulusal değer algısıyla
örtüşmemektedir. Bu sıkıntıya, yukarıda bahsi geçen birinci sorun da eklenince,
yani uyum çalışmaları kısa bir sürece sıkıştırılınca farklı ve daha tehlikeli
bir boyut kazanmıştır, tartışmalara yol açmıştır. Bu husustaki tartışmalara
ölüm cezaları, asker-sivil ilişkileri ve kültürel haklara dair tartışmalar da
eklenmiştir. Fakat bu husustaki tartışmalar aşılmış ve ülkemizde “açık toplum”
olma yönünde büyük adımlar atılmıştır.
Bir
diğer sıkıntı ise ülkemizin içerisinde bulunduğu jeopolitik konjonktürün bazı
hususlarda Avrupa standartlarını benimsemeye müsait olup olmadığı tartışmasıdır.
Örneğin incelediğim birinci paketin 5. maddesinde değiştirilen hüküm (Bu
sıkıntı 3 Ekim 2001 yılındaki anayasa değişikliğine dayanmaktadır) gereğince
gözaltı süresinin kısaltılması tartışmaya açık bir husustur. Ülkemizde büyük
çapta terör operasyonları yapılmıştır ve umulur ki yapılmaktadır, yapılacaktır.
Bu operasyonlar çerçevesinde onlarca ve belki de yüzlerce kişi gözaltına
alınmıştır, alınacaktır. Bu kadar fazla kişinin soruşturmasının 4 günde
tamamlanıp hâkim karşısına çıkartılmaları ne denli mümkündür?[2]
Son Sözler
Avrupa’ya
uyum sağlama çabalarımız yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Belki de Avrupa’ya
uyum çalışması hususunda bizden daha tecrübeli başka bir toplum
bulunmamaktadır. Tabi bu hususta Ruslara da haklarını vermek lazım; yiğidi öldür,
hakkını yeme!
Yüzyıllar
süren bu uyum çabamız sonucunda bazı sonuçlara varmış olmamız gerekiyor.
Öncelikle Avrupa’ya uyumu bir amaç değil, adi bir araç olarak görmek gerek.
Avrupa gemisi zaman denizinde kendi rüzgarına göre ilerlerken, biz çok daha
farklı değişkenlerin bulunduğu bir okyanusta boğulmama mücadelesi vermekteyiz.
Devletler sahnesinde Avrupalı olarak görülmek çıkarımız doğrultusunda olsa
dahi, kişilik çatışması yaşamadan toplumsal ve konjonktürsel gerçeklerimizle
barışık olmalıyız.
Bu
söylemim uyum paketlerine burun kıvırdığım veya “keşke olmasaymış” dediğim
anlamına gelmez. Bilakis, bu düzenlemeler iyi ki olmuş; fakat bu düzenlemeleri
AB’ye girmek için alelacele yapmaktansa, AB’ye girişten daha ehemmiyetli bir
olgu olan toplumsal refah ve huzur için, tam anlamıyla iktibas edilebilmesine
olanak sağlayacak bir sürece yayarak yapsaydık belki de daha faydalı
olabilirdi.
Günün
birinde, AB’ye giremesek dahi bu düzenlemelerin getirilerini görmeye devam
edeceğiz. Belki de burada önemli husus, bu düzenlemelerin AB’ye uyum için
caddelere çekilen ve tamamen işlevsiz olan yaya geçitlerine benzememesi (tabii
ki Bilkent’i bu serzenişimden münezzeh tutuyorum). Eğer bu düzenlemeler,
yukarıda da ifade ettiğim gibi AİHM içtihatları ve İlerleme Raporları ile kendi
gerçeklerimizin kıyası sonucu varılan sonuç doğrultusunda geliştirilir ve
uygulanırsa uyum paketleri çok büyük bir kazanım haline gelir.
Tabii
bu paketlerin işe yaraması için çok önemli bir koşul daha var: “Şanghay Beşlisi
Uyum Paketleri” çıkartmamamız!
No comments:
Post a Comment