Thursday, December 11, 2014

AB Uyum Paketleri

Avrupa’ya Uyumun Kısa Tarihçesi

17. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Osmanlı İmparatorluğu ekonomik, toplumsal ve teknolojik gelişmelerde batılı muasırlarının hızına yetişemez oldu. Bu durum yüzyıllarca bu şekilde devam etti ve Kanuni Sultan Süleyman’ın, Fransa vilayetinin kralı François ya meşhur mektubu yazmasından yaklaşık iki yüzyıl sonra ezanlar Eminönü’nde barok mimarisiyle yapılan Nuruosmanii Camisi’nin minarelerinden yükseliyordu. Ordu, batı tarzında yeniden düzenleniyor, batı tarzında eğitim verecek olan Hendeshane’nin ise inşaatı yükseliyordu.

Sultan Süleyman’ın François’ya mektubunun girizgâhı:

“Ben ki,
Sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren Allah’ın yeryüzündeki gölgesi, Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Dulkadir Vilayeti’nin ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kudüs’ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen’in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dâhi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Hân'ın torunu, Sultan Selim Hân'ın oğlu, Sultan Süleyman Hân’ım.
Sen ki,
Françe vilayetinin kralı Françesko (François, Fransuva)’sun.”

Batı medeniyetinin hızına yetişilememiş ve pek çok alanda onun gerisinde kalınmıştı. Bu gerçekliğin farkına varılması ve kabullenilmesinin ardından Osmanlı muasırlaşmayı batılılaşmada aradı ve pek çok alanda batıyı örnek aldı. Yukarıda da örneğini verdiğim gibi mimaride barok tarzda eserler verildi; edebiyatta roman, deneme, mensur şiir gibi türler kullanılmaya başlandı, meddah ve orta oyununun yerini batılı anlamda tiyatrolar aldı, ordular batılı tarzda düzenlendi, giyim tarzı batılı çizgiye yaklaştı ve bunun gibi pek çok alanda reformlar yapıldı.

B.Shaw’ın bu dönemle ilgili bir sözü:

“Tanzimat, eski kurumların korunması ve onarılmasına yönelik geleneksel Osmanlı reform kavramı yerine, bu kurumların -bazıları Batı’dan ithal edilmek üzere yenileriyle değiştirilmesini öngören modern reform kavramını getirdi.”

Hukuk da bu batılılaşma hareketlerinden nasibini aldı. 1278 (Miladi 1861) yılında Muhakeme-i Ticaret Nizamnamesi, Fransa Ticaret Kanunu’ndan faydalanarak hazırlandı. 1280 (Miladi 1863) tarihli Ticaret-i Bahriye Kanunnamesi ise, yine en fazla Fransız Ticaret Kanunu olmak üzere muhtelif Avrupa ülkelerinin kanunlarından esinlenerek yazıldı.


Bunların yanında söz konusu dönemde Medeni Hukuk alanında da batıdan etkilenme söz konusudur. Fransız büyükelçi De Bourre’un baskıları sonucunda Sadrazam Ali Paşa Fransız Medeni Kanununun (Code Napoléon) iktibasını savunmuş ve hatta büyükelçilikte bir heyet kurdurtarak Fransız Medeni Kanunu’nu tercüme ettirmiş ve bununla da iktifa etmeyerek Osmanlı hukukuna uyarlatmıştır. Fakat bu yoldaki ilerlemelere rağmen Cevdet Paşa, Fuad Paşa ve Mütercim Rüştü Paşa’nın ısrarları sonucu batıdan iktibas yerine İslam Hukuku çerçevesinde bir medeni kanunun hazırlanması yoluna gidilmiş ve Mecelle-i Ahkam-ı Adliye hazırlanmıştır. Bu kanun dahi, muhteva itibariyle olmasa bile, batıdan etkilenmiş ve dolayısıyla batılı kanun tekniğiyle kaleme alınmıştır. Bu kanun dönemine göre oldukça başarılıdır.

Bir Fransız gazetesinden olduğu iddia edilen bir alıntı:

“Dünya hukuk tarihinde iki büyük codec hazırlanmıştır. Ne garipdir ki bu iki codecden ilki Constantinopilise ikincisi de İstanbul'a nasip olmuştur.” [1]

Bununla beraber 1296 (Miladi 1879) tarihinde, hükümleri Fransız Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinden hemen hemen aynen alınan Usul-i Muhakemat-ı Cezaiye Kanunu kabul edilmiştir. 1297 (Miladi 1880) yılında ise Fransız Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunundan etkilenerek Usul-i Muhakemat-ı Hukukiye Kanunu kabul edilmiştir. 20. yüzyılın başında hazırlanan Hukuk-ı Aile Kararnamesi de Mecelle gibi, teknik açıdan batılı kanun yazıcılığının etkisinde ve fakat muhteva itibariyle milli mahiyette yazılmıştır.

Cumhuriyet Dönemi’nde Çağdaşlaşma ve Avrupa’yla Uyum Çalışmaları

Hukuk alanında batılılaşma hareketleri 1923’te cumhuriyetin ilanı ile hız kazanmış ve inkılâp niteliğine kavuşmuştur. 17 Şubat 1926’da İsviçre Medeni Kanunu, yine 1926’da İtalya Ceza Kanunu, 8 Mayıs 1928’de İsviçre Borçlar Kanunu ve 10 Mayıs 1928’de Almanya Ticaret Kanunu iktibas edilmiştir.

İktibas edilen Kanunu Medeni’nin 1. maddesi:

“Kanun, lâfzîyle veya ruhiyle temas ettiği bütün meselelerde mer’idir. Hakkında kanuni bir hüküm bulunmıyan meselede hâkim örf ve âdete göre, örfü adet dahi yok ise kendisi vazıı kanun olsaydı bu meseleye dair nasıl bir kaide vazedecek idiyse ona göre hükmeder. Hâkim hükümlerinde, ilmi içtihatlardan ve kazai kararlardan istifade eder.”

Yukarıda bahsettiğim batılılaşma gayreti, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tekrar ivmelenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti bu bağlamda Avrupa Konseyi, NATO, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi Avrupa topluluklarına katılmıştır. Bu çerçevede, 1951 yılında temelleri atılan Avrupa bütünleşmesine de kayıtsız kalmayan Türkiye, 1963 yılında Ankara Anlaşması'nın imzalanmasıyla, Avrupa Birliği'nin (AB) öncülü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) ortak üye olmuştur.


Ankara Antlaşmasının 2. maddesinin 1. fıkrası:

“Anlaşma'nın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasını ve Türk halkının çalıştırılma seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereğini tümü ile göz önünde bulundurarak, Taraflar arasındaki ticari ve ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir.”


Türkiye 1987 yılında topluluğa tam üyelik talebinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti, 1996’da Avrupa ile gümrük birliği tesis ederek, Avrupa ile bütünleşme kapsamında önemli yol almıştır.

AB Uyum Paketleri, 1. Paketin Tahlili

10–11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye’nin AB’ye tam üye adayı olmasının teyit edilmesiyle ülkemizde Kopenhag Siyasi Kriterlerinin yerine getirilmesi hususunda yoğun çalışmalar başlatılmıştır. Bu kapsamda TBMM, ilki 6 Şubat 2002 tarihinde kabul edilen toplam 11 adet AB Uyum Yasa Paketi kabul etmiştir. Uyum paketleri, 3 Ekim 2001 tarihindeki anayasa değişikliği üzerine inşa edilmiş, onun gösterdiği ve kapılarını açtığı alanda düzenlemelerde bulunmuş ve bu değişiklikle anayasaya giren ilkeleri uygulamaya koymuştur. Dolayısıyla AB Uyum Paketleri’nin ne amaçladığını anlayabilmek için, 3 Ekim 2001’de değiştirilen 33 anayasa maddesini de göz önünde tutmak lazımdır.

Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne dair:

“AB’ye girmeye aday ülkeler;

— istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması,
— hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü,
— insan haklarına saygı,
— azınlıkların korunması

gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır. Genel olarak; ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının olmaması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması, Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır. Ancak, bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta, aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir.”


Bu bağlamda kabul edilen ilk yasa paketi 4744 No.lu ve 6 Şubat 2002 tarihli kanundur. Bu Kanun ile

  1. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 107. ve 128. maddeleri
  2. Türk Ceza Kanunu’nun 159. ve 312. maddeleri
  3. Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. ve 8. maddeleri
  4. Devlet Güvenlik Mahkemelerin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunu’nun 16. maddesi değiştirilmiştir.

Bu paket, 3 Ekim 2001 tarihinde 4709 No.lu kanunla yapılan anayasa değişikliğiyle getirilen düzenlemelerin anlamlı kılınabilmesi ve uygulanabilme alanı oluşturulması amacıyla hazırlanmıştır.

Paketin 1. maddesinde yer alan, TCK’nın 159. maddesine dair düzenlemeler cezaları hafifletmek suretiyle düşünce ve ifade özgürlüğünü genişletmiştir.

Paketin 1. Maddesi:

“1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 159 uncu maddesinin birinci fıkrasında yer alan "bir seneden altı seneye kadar ağır hapis" ibaresi "bir seneden üç seneye kadar hapis" olarak, üçüncü fıkrasında yer alan "15 günden 6 aya kadar hapis ve 100 liradan 500 liraya kadar ağır para" ibaresi "15 günden 6 aya kadar hapis" olarak değiştirilmiştir.”

Paketin 2. maddesinde yer alan TCK’nın 312. maddesine dair değişiklikler de düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırlarını genişletmiştir. 312. maddede bahsi geçen eylemlerin suç teşkil etmesi için “kamu düzeni için tehlike olabilecek şekilde” ifadesinin eklenmesi ve bu maddedeki suçların işlenmesi halinde, suçlunun para cezasına da çarptırılacağını hükmeden bölümün çıkarılması bu kapsamda değerlendirilebilir.

Paketin 2. maddesine göre, değişen TCK 312. maddesinin ikinci fıkrası:

“Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”

Paketin 3. maddesinde, Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrasına “terör yöntemlerine başvurmayı özendirecek şekilde…” ibaresinin dahil edilmiş ve suç teşkil eden eylemler kümesini daraltmıştır.

Paketin 3. maddesine göre, değişen Terörle Mücadele Kanununun 7. maddesinin 2. fıkrası:

“Yukarıdaki fıkra uyarınca meydana getirilen örgüt mensuplarına yardım edenlere veya terör yöntemlerine başvurmaya özendirecek şekilde örgütle ilgili propaganda yapanlara fiilleri başka bir suç oluştursa bile ayrıca bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beş yüz milyon liradan bir milyar liraya kadar ağır para cezası verilir.”

Paletin 4. maddesiyle, Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesi değiştirilmiş ve propaganda işleyen yayın kuruluşlarının yayından men aralığı 1-15 günden 1-7 güne düşürülmüştür. Son fıkrada yer alan cezaların içte birden yarıya kadar arttırılabileceği hükmü ise, yalnız üçte biri olarak değiştirilmiştir.

Paketin 4. maddesine göre, değişen Terörle Mücadele Kanunun son iki fıkrası:

“Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı mevkuteler dışındaki basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde, sorumluları ve kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis ve bir milyar liradan üç milyar liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. Ayrıca mahkeme, ilgili radyo ve televizyon kuruluşunun bir günden yedi güne kadar yayından men'ine karar verir.

Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci ve üçüncü fıkralarda yazılı kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde verilecek ceza üçte bir oranında arttırılır.”

Paketin 5. maddesindeki değişiklikler, Anayasanın 120. maddesinde değinilen koşulların oluşması ve olağanüstü hal ilan edilmesi durumunda, Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Kanunu’nun yakalanan veya tutuklanan kişilerin 4 günden fazla tutulamayacağını, bu sürenin cumhuriyet savcısının talebi ve hâkimin onayıyla 7 güne kadar çıkarılabileceğini hükmeder. 4–7 olan bu gün sayısı, kanun değişikliği öncesinde 7–10 idi.

Uyum paketinin 5. maddesinden:

“Anayasanın 120. maddesi gereğince olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kişiler hakkında ikinci fıkrada dört gün olarak belirlenen süre, Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir. Hâkim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler.”

Paketin 6. maddesinde CMUK’un 107. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında yapılan değişiklikle, 4709 No.lu kanuna paralel olarak; tutuklamadan, yakalamadan, tutuklamanın ve yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin her karardan, şüphelinin bir yakınına veya belirlediği kişiye hâkim kararıyla gecikmeksizin haber verilmesi ilkesi yasal güvenceye bağlanmıştır.



Paketin 6. maddesine göre, değişen CMUK’un 107. maddesi:
“Madde 107. - Tutuklamadan ve tutuklamanın uzatılmasına ilişin her karardan tutuklunun bir yakınına veya belirlediği bir kişiye, hâkimin kararıyla gecikmeksizin haber verilir.Ayrıca, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürmemek kaydıyla, tutuklunun tutuklamayı bir yakınına veya belirlediği bir kişiye bizzat bildirmesine de izin verilir.”

 Anayasa’nın 3 Ekim 2001 tarihli ve 4709 No.lu kanunla değiştirilen 19. maddesinin 7. fıkrası:

“(Değişik: 3/10/2001-4709/4 md.) Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, yakınlarına derhal bildirilir.”


Paketin 7. maddesinde ise CMUK’un 108. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi çıkarılmış ve 3. fıkra revize edilmiştir.

Paketin 7. maddesine göre, değişen CMUK’un 108. maddesinin 3. fıkrası:

“Yakalamadan ve yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin emirden yakalananın bir yakınına veya belirlediği bir kişiye, Cumhuriyet savcısının kararıyla gecikmeksizin haber verilir.”

Paketlerin Getirdikleri

6 Şubat 2002 tarihli ve 4744 No.lu Kanun, bir diğer ifadeyle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (Birinci Uyum Paketi) ile Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne ulaşılması amacıyla kabul edilen Uyum Paketleri silsilesinin önü açıldı. Bu paketlerin bütünü sayesinde insan hakları hakkında ulusal mevzuatımız büyük ölçüde Avrupa normlarına yaklaşmıştır. Fakat ülkemizin insan hakları, temel özgürlükler ve demokrasi alanlarında Avrupa’ya ulaşabilmesi için İlerleme Raporları ve AİHM içtihatlarını göz önünde bulundurarak çalışmalara devam etmesi gerekmektedir.

Paketlerin kabulü sürecinde bazı sıkıntılar dikkat çekmektedir. Bunlardan ilki, Türk Hükümetinin AB sürecinde aceleci olması ve bu acelenin uyum paketlerinin kabulüne de yansımasıdır. Bu hızlı süreç, uyum sorunları doğurmuş ve bu sorunlar İlerleme Raporları’nda eleştirilmiştir. Bunun üzerine Türk Hükümeti 2003 Ulusal Programı’nda bu sorunların giderileceği sözünü vermiştir.

Karşılaşılan bir diğer sıkıntı ise siyasi alanda Avrupa ile uyum sağlamak için çaba harcanırken yaşanan varoluşsal problemlerdir. Yüzyıla yakın süredir ulus-devlet kimliğiyle hareket eden Türkiye Cumhuriyeti, bilhassa fikir özgürlüğü alanındaki Avrupa normlarını kabul etmek ve benimsemekte sıkıntılar yaşamıştır; zira şiddet içermeyen fikirlerin cezalandırılmaması temeline dayanan fikir özgürlüğü anlayışı, Türkiye’nin siyasal kültürü ve ulusal değer algısıyla örtüşmemektedir. Bu sıkıntıya, yukarıda bahsi geçen birinci sorun da eklenince, yani uyum çalışmaları kısa bir sürece sıkıştırılınca farklı ve daha tehlikeli bir boyut kazanmıştır, tartışmalara yol açmıştır. Bu husustaki tartışmalara ölüm cezaları, asker-sivil ilişkileri ve kültürel haklara dair tartışmalar da eklenmiştir. Fakat bu husustaki tartışmalar aşılmış ve ülkemizde “açık toplum” olma yönünde büyük adımlar atılmıştır.

Bir diğer sıkıntı ise ülkemizin içerisinde bulunduğu jeopolitik konjonktürün bazı hususlarda Avrupa standartlarını benimsemeye müsait olup olmadığı tartışmasıdır. Örneğin incelediğim birinci paketin 5. maddesinde değiştirilen hüküm (Bu sıkıntı 3 Ekim 2001 yılındaki anayasa değişikliğine dayanmaktadır) gereğince gözaltı süresinin kısaltılması tartışmaya açık bir husustur. Ülkemizde büyük çapta terör operasyonları yapılmıştır ve umulur ki yapılmaktadır, yapılacaktır. Bu operasyonlar çerçevesinde onlarca ve belki de yüzlerce kişi gözaltına alınmıştır, alınacaktır. Bu kadar fazla kişinin soruşturmasının 4 günde tamamlanıp hâkim karşısına çıkartılmaları ne denli mümkündür?[2]


Son Sözler

Avrupa’ya uyum sağlama çabalarımız yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Belki de Avrupa’ya uyum çalışması hususunda bizden daha tecrübeli başka bir toplum bulunmamaktadır. Tabi bu hususta Ruslara da haklarını vermek lazım; yiğidi öldür, hakkını yeme!

Yüzyıllar süren bu uyum çabamız sonucunda bazı sonuçlara varmış olmamız gerekiyor. Öncelikle Avrupa’ya uyumu bir amaç değil, adi bir araç olarak görmek gerek. Avrupa gemisi zaman denizinde kendi rüzgarına göre ilerlerken, biz çok daha farklı değişkenlerin bulunduğu bir okyanusta boğulmama mücadelesi vermekteyiz. Devletler sahnesinde Avrupalı olarak görülmek çıkarımız doğrultusunda olsa dahi, kişilik çatışması yaşamadan toplumsal ve konjonktürsel gerçeklerimizle barışık olmalıyız.

Bu söylemim uyum paketlerine burun kıvırdığım veya “keşke olmasaymış” dediğim anlamına gelmez. Bilakis, bu düzenlemeler iyi ki olmuş; fakat bu düzenlemeleri AB’ye girmek için alelacele yapmaktansa, AB’ye girişten daha ehemmiyetli bir olgu olan toplumsal refah ve huzur için, tam anlamıyla iktibas edilebilmesine olanak sağlayacak bir sürece yayarak yapsaydık belki de daha faydalı olabilirdi.

Günün birinde, AB’ye giremesek dahi bu düzenlemelerin getirilerini görmeye devam edeceğiz. Belki de burada önemli husus, bu düzenlemelerin AB’ye uyum için caddelere çekilen ve tamamen işlevsiz olan yaya geçitlerine benzememesi (tabii ki Bilkent’i bu serzenişimden münezzeh tutuyorum). Eğer bu düzenlemeler, yukarıda da ifade ettiğim gibi AİHM içtihatları ve İlerleme Raporları ile kendi gerçeklerimizin kıyası sonucu varılan sonuç doğrultusunda geliştirilir ve uygulanırsa uyum paketleri çok büyük bir kazanım haline gelir.

Tabii bu paketlerin işe yaraması için çok önemli bir koşul daha var: “Şanghay Beşlisi Uyum Paketleri” çıkartmamamız!





[1] Bu ifade internette oldukça fazla yer bulmasına rağmen ne Türkçe, ne İngilizce ne de Fransızca aramalarımın hiç birinde kaynak bulamadım.
[2] Kemal GÖZLER’in 3 Ekim 2001 Tarihli Anayasa Değişikliği Bir Abesle İştigal Örneği yazısı bu konuda kafamı karıştırdı.